BASINDA BİZ / RÖPORTAJ

Hürriyet Look 7 Mayıs 2005 Cumartesi
Kelebeğin Ömrü Bir Gün

Cesur... Her şeye rağmen ayakta kalabilmiş, artık hayatta olmayan eşi ve oğlu için yaşamaktan asla vazgeçmemiş...

C.C.C. Cotton Club'un sahibi Christine Şenol, oğlunu kaybettiği gün ve sonraki yıllarda yine aynı tarihlerde evine giren kelebeklerin oğluyla arasında sembolik bir bağ kurduğunu düşünüyor.

1975 yılından beri Türkiyedesiniz. Bu macera nasıl başladı?

Benim asıl mesleğim otelcilik. Çalışma hayatıma 17 yaşında başladım. Fransa Almanya ve İngiltere de Hilton Otel'lerinde çalıştım. Son olarak Brüksel ‘de Sheraton Otelleri'ne giredim. Dünyanın çeşitli ülkelerindeki açılış ya da organizasyonları düzenliyordum. Frankfurt Paris ve Kahire de çalıştım. 1975 de İstanbul da açılan Sheraton için Türkiye ye geldim. O dönemde Türkiye'de otel kavramı neredeyse yoktu. İthalat tamamen yasaktı. Önceleri çok zorlandım, iki ay boyunca hiç oturmadan çalıştım. Diğer otel çalışanları içinse de adeta bir psikolog olmuştum. İşte bu dönemde eşimle tanıştım.

Türkiyede kalmanızın asıl nedeni eşiniz mi?

Eşimle Erol Simavi sayesinde tanıştım. İşlerim de eskisi gibi yoğun değildi ve o dönem birbirimize zaman ayırma fırsatı bulduk. Bir hafta Bodrum'da tatil yaptık. 1975 yılında Bodrum muhteşemdi, adeta keşfedilmemiş bir köy gibiydi. Orada aşık olmamak mümkün değildi. Ancak bir süre sonra Brüksel ‘e dönmek zorunda kaldı. İki ay sonra Erol Simavi beni yeniden kocamla buluşturdu.

Birlikte yanınıza mı geldiler?

Erol Simavi'nin uçak fobisi vardı. Bir bahaneyle eşimle birlikte yanıma geldiler. Otomobili eşim kullanıyordu. Orada da birlikte romantik günler geçirdik: Brüksel, Paris, Roma... Yılbaşında Türkiye ye döndüm ve artık birşeyler olmalı dedim. O zaman 29 yaşındaydım. Sonra hemen nişanlandık.

Çalışma hayatınızı bıraktınız mı?

Nişanlandıktan bir sene sonra evlendik, ben de çalışmayı bıraktım. Ondan sonra hemen hamile kaldım ve eylülde oğlum Luben'i doğurdum.

Yeni bir ülke, yeni bir hayat... Zorlanmadınız mı?

İstanbul o dönemde köy gibiydi. Ama arkadaşlarımın hepsi İngilizce ve Fransızca biliyordu. Sosyal hayatımız ise genelde birbirimizi evlerimize davet etmekten ibaretti. Eşimle fransızca konuşuyorduk. O zaman Türkçe öğrenmemde televizyonun yardımı oldu. Günlük konuşmaları ise eşime soruyordum.

Tekstile nasıl başladınız?

Oğlum için kullanışlı bir eşofman arıyordum. Bundan eşimin yeğenine bahsettim. Eşofman üreten bir firma biliyordu. Gittik, evimize yakın bir yerdeydi. Rica ettim, benim için özel olarak birkaç tane ürettiler. Arkadaşlarım eşofmanları çok beğendi. Sonra kulaktan kulağa yayıldı ve herkes onların ürünlerini istemeye başladı. Ben de bunun üzerine kadife eşofmanlar diktirmeye başladım. Arık fabrikadan bir top kumaş yerine üç top kumaşla dönüyordum.

Eşofman üretmeniz ne kadar devam etti?

1990 yılında eşofman işini bitirdik çünkü çok taklit edilmeye başlanmıştı. “Şimdi ne yapacağım?” diye sordum kendime. O dönemde ihracat da giderek gelişiyordu. Biz de pamuklu ürünler üretmeye karar verdik. Benim rüyam, mağzalar zinciri haline gelmekti. Ancak 2001'deki krizde mağzalarımı kapatmak zorunda kaldım.

Çalışırken annelik nasıl gitti?

Luben (oğlu) okula gidiyordu. Ben de öğleden sonralarımı ona ayırıyordum. Özgür bir işim vardı. Sonra Almanya'da annemin yanında okudu bir süre.Tatillerde görüşüyorduk. O dönem çok rahattık. Ama annem hastalanınca, oğlum da yeniden İstanbul'a geldi.

Oğlunuzu nasıl kaybettiniz?

Aslında Türkiye'ye döndüğünde çok mutlu olmamıştı. Çünkü Almanya'daki okul sistemi farklıydı. Bir arkadaşının önerisiyle dalmaya başladı. Bir hafta ders aldıktan sonra dalgıç olmak istediğini söyledi. Yaz aylarında dalgıç kulübünde çalıştı, bir hayli ilerleme kaydetti. 19 yaşında dalgıç öğretmeni oldu. En son Bodrum'a gitmişti.

Orada mı öldü?

Gripti Bodrum'a gittiğinde. Ama kursu yarım bırakmak istemiyordu. Teknede birlikte kaldığı çocuklardan biri Luben'e haber vermeden dalmış. Luben de kendini sorumlu hissedip onun peşinden dalmış. Birlikte 55 metreye kadar inmişler. Teknedekiler onları kurtarmak için birkaç kez dalmışlar ama ikisinede ulaşamamışlar!

Aramalar devam etmiş mi bu arada?

Ertesi gün ayrı bir ekip aramaya başladı. Nasıl kötü bir durumdu anlatamam. Eşim donup kalmıştı. Acıdan nasıl kıvrandığımı hatırlıyorum. Bir çocuk için yaşanan endişe başka hiçbir şeye benzemiyor. Bir ay öncesinde de annemi kaybetmiştik zaten. Üst üste geldi tüm acılar. O birkaç gün yaşadığımız endişe bizi perişan etti. Sabah eşimle birlikte Bodrum'a gittik. Ama ben herşeye rağmen ümidimi kaybetmemiştim.

Bulunamadı mı peki?

Daha sonra bir arkadaşım söyledi 98 metrede bulduklarını! Dip sarhoşu olmuşlar. Arkadaşım bana bunun güzel bir duygu olduğunu söylemişti, cennet gibiymiş. Güzel bir ölüm neticede sudan geldik ve o da suya geri döndü.

Peki ya kelebekler?

Cenazeden eve gelince güllerin üzerinde bir kelebek gördük. Yeşil pembe ve beyaz renklerde bir kelebek. Dokunmadık. Sabah kalkınca Luben'in ve benim odanın arasındaki holün duvarında duruyordu. Üç gün öyle kaldı, daha sonra kayboldu. Tam bir sene sonra aynı tarihte yine bir kelebek geldi. İlginç tabii...

Bu arada sanki oğlumun öleceğini aylar öncesinden hissetmiştim. Luben'i kaybetmeden önce, annemin vefatı dolayısıyla Almanya'ya gittim. Orada gece içtiğim şarabın tadını alamadım. Damak tadımı kaybetmiş gibiydim. Parfüm ya da başka keskin kokulardan da rahatsız oluyordum. Eşim psikolojik olabileceğini söyledi. Anlamadım. Bana kalırsa bu bir işaretti. Bir kitapta bir adamın oğlunun ölümünden önce aynen benim gibi keskin koku hissiyatını kaybettiğini okumuştum. Zaten Luben de Bodrum'a son gidişinde hiç istekli değildi. Aslında hepsi bir işaretti. Gitmeden odasını temizlemişti ki aslında dağnık bir çocuktu. O biliyordu! Bir de küçüklüğünden beri her yere S.O.S. grafittileri yapardı.

Anne ve oğul olarak ilişkiniz nasıldı?

Çok iyi... Ben tüm vaktimi ona ayırıyordum. Bilinçli hassas espirili özel bir çocuktu. Ve çok da güzeldi. Yargıcı'nın bir dönem bilboardlarında fotoğrafları çıkmıştı.

Oğlunuzun öldüğünü duyduğunuzda nasıl tepki verdiniz?

Bodrum limana vardığımızda sakinleştirici iğne yapmak istediler ama ben karşı çıktım. Ne olursa olsun sonuna kadar acımı hissetmek istedim. Doktor da iğneyi yapmadı. Tamamen içimde yaşadım acımı. Oğlumu son kez görmek istedim, izin vermediler. Uçağa bindiğimizde ben üstte o ise tabuttaydı. Hala uçağa bindiğimde bu his geri gelir.

Sonuçta göremediniz oğlunuzu?

Alman Konsolosluğundan bir kadın bana başsağlığı için telefon açtı. Oğlumu son kez görmem gerektiğini söyledi. O zaman karar verdim. Gördüm de... Gözleri açıktı. 20 dakika yanında kaldım. Hoşçakal demek o kadar iyiydi ki, o kadına şükrediyorum. Kaybolmak en kötü şey çünkü. Son defa vedalaşmak psikolojik olarak da iyi geliyor insana. Aramızda bambaşka bir bağ vardı. Hergün sorunlarını konuşurduk paylaşırdık. Sadece ikimiz...

Ondan sonra eşiniz mi vefat etti?

Eşim önce kanser oldu atlattı. Ardından mide kanseri ortaya çıktı. Midesinin büyük bir bölümünü aldılar. Zamanımızın kısıtlı olduğunu biliyordum. 2001 yılında da onu kaybettim.

Bu kadar cesur savaşlar verdiniz... Dayanağınız neydi?

Kendimi tamamen işime verdim. Kaybolup ne yapabilirdim ki? Ya da intihar etsem çözüm olur muydu? Aklımdan geçmişti yine de. Ama neyi çözerdi? İşimdeki görev ve sorumluluklarım beni ayakta tuttu.

 

İş ve Kadın Yıl:1 sayı:4 Kasım 2004

Türkiye'ye kişisel bir vesileyle gelen, yıllar içinde potansiyellerini girişimciliğe dönüştüren kadınları, bu bölümde konuğumuz olarak ağırlarken, yabancılığı, girişimciliği....:: devamı için ::..

Hürriyet Look Eki 2003
Ünlüleri Giydiren Alman
...Arastirma ve gelistirmenin çok önemli oldugunun altini çizen Christine Senol amacinin dünya markasi olmak oldugunu söylüyor...:: devamı için ::..

 

Kaliteli Ürünler Zevkli Tasarımlar

Christine Senol'un ogluna diktigi kadife ve koton esofmanlarin çerçevesindekiler tarafindan gördügü ilgi Christine Cotton Club'in dogusuna neden olmus. Firmaya adini...:: devamı için ::..

 

"Semt Pazarlarında Salatalık Satılmıyor"
Alman tekstilci Christine Senol, semt pazarlarina ates püskürüyor. "O pazarlar ki, maydanoz, patates, salatalik satmaktan çikti. Ulus pazari, resmen tekstil piyasasi haline geldi" diyen Senol'a göre; böyle ticaret olmaz.
..:: devamı için ::..

'Büyük bedenler de modayı takip edebilir' 06-05-2005 Hurriyet

Deforme Olmuyor

1987'de Christine Şenol, oğluna diktiği eşofmanların çok beğenilmesi üzerine kurmuş C.C.C'yi. Tek mağazası İstanbul, Mecidiyeköy Profilo Alışveriş Merkezi'nde bulunuyor. Uzun süre eşofman üreten marka, günün her saati için büyük beden giysiler yapıyor artık. Koleksiyonun özelliği, kolay deforme olmayan kumaşlardan üretiliyor olması. C.C.C'de, trendleri yansıtan spor tarzda üstler, elbise ve etekler var. Ayrıca bir abiye koleksiyonu da var.

CCC Textil - Christine Cotton Club - Büyük Beden Giyim, ccc, ccctextil, ccc textil, ccc tekstil, tekstil, fashion, moda, tasarim, christine-cotton-club, christine cotton club, cotton, pamuklu, büyük beden, xl, xxl, abiye, genis beden, büyük beden bayan giyim, büyük beden toptan satis, büyük beden imalat, büyük beden ihracat, büyük beden perakende
CCC Textil - Christine Cotton Club - Büyük Beden Giyim, ccc, ccctextil, ccc textil, ccc tekstil, tekstil, fashion, moda, tasarim, christine-cotton-club, christine cotton club, cotton, pamuklu, büyük beden, xl, xxl, abiye, genis beden, büyük beden bayan giyim, büyük beden toptan satis, büyük beden imalat, büyük beden ihracat, büyük beden perakende
www.ccctextil.com
Vatan Caddesi No.85 Çağlayan-İstanbul 80340
Tel: (+90-212) 248 13 36 (+90-212) 248 46 36
Fax: (+90-212) 233 60 23
www.webdizayngrup.com